
Geçtiğimiz yılın Ekim ayından beri hem şahsi hayatlarımızda hem de dünyada gündemin bir parçası haline gelen ve belki de artık kanıksamaya başladığımız bir yara: Filistin. Sadece bizim değil, ümmetin ve tüm dünyanın yarası fakat yaradan kan yerine insanlığımız akıyor ve biz damla damla susarak her gün insanlığımızı kaybediyoruz.
Olayların 7 Ekim’den başlatılması kurgusunu bir kenara bırakıp arka planı Müslüman’ca inceleme hassasiyetiyle baktığımızda aslında en az 200 yıllık bir mesele ile karşı karşıya kalıyoruz. Genelde 1948’deki Nekbe günü ile incelenmeye başlansa da aslında bizlerde de Osmanlı’nın hakim olduğu dönemden kalma izleri olan bir toprak Filistin. Osmanlı’nın bölgeden çekilişi ve sonrasında yaşanan İngiliz Mandası dönemi ile bizden, bize ait ve en az Araplar kadar Türkleri de ilgilendiren -ki artık tüm dünyayı ilgilendiriyor-bir dava bu.
Filistin’in dünya tarihindeki yerine kısaca değinmek gerekirse Antik Dünya’da Kenanlılar, Yahuda Krallığı, İsrailliler bulunduğu; Bronz Çağı’nın sonlarına doğru Filistinlilerin de geldiği bir bölge. World History Encyclopedia’da yayınlanan bir makalede de belirtildiği gibi bölge isminin MÖ 18. yüzyıla ait metinlerde “Kenan” olarak geçmesinin sonrasında MÖ 5. yüzyılda“Filistin” oluşu tarihçi Heredot’un o dönemde yazdığı eserde “Filistin”terimini kullanışı ve bölge adının da artık bu şekilde anılmasının yaygınlaşması ile oldu. Sonrasında bölgede Asurlular, Babilliler, Persler, Büyük İskender orduları ve Roma’nın hakimiyeti; Roma’nın yıkılışı sonrasında Bizans İmparatorluğu’nun hakim olduğu görülmektedir. MS 636-637 yıllarında da Hz. Ömer tarafından “Kudüs’ün Fethi” gerçekleştirilmiştir.O tarihten sonra Müslüman’lar tarafından yönetilen Kudüs,1099’da 1. Haçlı Seferi ile tekrar Hristiyan yönetimine geçer fakat sonra 1187’de Hıttin Muharebesi ile yeniden Müslüman bir yönetime kavuşur. Bu fethi çoğu kaynak tarafından Türk olduğu kabul edilen Selahaddin Eyyubi gerçekleştirir. Selahaddin Eyyubi ve Eyyûbîler perspektifinden Filistin’e bakıldığında aslında Türkler için ifade ettiği anlam daha net anlaşılacaktır. Hristiyanlardan alınıp Müslüman toprağı haline gelişinin bir Türk komutanı ve ordusuna nasip oluşu Türkiye için de Filistin Davasını bir ecdat emaneti konumuna getirmektedir.
1.Dünya Savaşı’na kadar bölge Türkler’in hakimiyetinde olmuş, 1517’de Yavuz Sultan Selim tarafından Osmanlı Devleti’ne katılmıştır. Osmanlı yönetiminde olduğu dönem boyunca hem Sultan Selim’in hem de diğer padişahların bakış açısı ve politikaları hep Kudüs’ün dini önemi ve bir emanet olduğu bilincinde hakkıyla korumasına yönelik olmuştur. Öyle ki Kubbetü’s-Sahrâ’nın onarımında Mimar Sinan büyük rol oynamış ve sonrasında da Osmanlı sultanları III. Murat, I. Abdülhamid, II. Mahmut, Abdülmecid, Abdülaziz ve II. Abdulhamid dönemleri boyunca çok sayıda restorasyon çalışması yapılmıştır. (Özdemir, 2013, s.80-82) Siyonistler tarafından düşünülen Kubbetü’s-Sahrâ’nın yıkımı ve yerine Yahudi Tapınağı inşa edilmesi fikri de bu bağlamda bir Osmanlı emanetine zarar vermeyi amaçlamakta ve Türkiye için ciddi bir problem haline gelmektedir.
Osmanlı’nın yıkılışı ve 1. Dünya Savaşı sürecinde de Kudüs, Gazze ve tüm Filistin’i canı pahasına İngiliz askerinden korumaya çalışma bir ordu ile karşılaşmaktayız.
Filistin-Suriye cephesinde savaş sürecinde pek çok çatışma yaşanmıştır. 1917 yılında bu cephede en önemli muharebeler, Filistin’in kapısı durumundaki Gazze yakınlarında meydana gelmiştir. Bugün Filistin halkının Gazze’de direnişi misali 1917’de de Osmanlı askeri Gazze’de savaşmıştır. İngilizler, Gazze güneyindeki Osmanlı mevzilerini ele geçirmek için üç defa taaruzda bulunmuşlardır. (Figen Atabey, TTK) Dönem şartlarında İngiliz ordusunun teçhizat yönünden çok daha güçlü olması ve ilgi tedbirlerdeki çeşitli gecikmeler sebebiyle 11Aralık 1917’de İngiliz askeri Kudüs’e girmiş ve General Allenby raporlarında taaruzda Türk tarafından 750 esir alındığını, 1000’den fazla da ölü verildiğini belirtmiştir.
Bütün bu tarihi süreç ışığında Türkiye Filistin ilişkisi değerlendirildiğinde Selahaddin Eyyubi ve İngilizlere Kudüs’ü teslim etmemek için canını veren 1000 şehidimiz gibi pek çok sebebin Türkiye’ye yüklediği emanet bilinci ileiki devlet arasında oluşan bir kardeşlik köprüsü vardır. Türkiye’nin kara parçası olarak ifade edilemeyecek kadar büyük bir gönül coğrafyasına sahip ve o coğrafyaların emanetçisi oluşu Bosna’da olduğu gibi Filistin’de de kendini göstermektedir. Dini hassasiyetlerin yanı sıra milli ve tarihi sebepler de bizlere Filistin Davasını yüklenmemizin gerekliğini göstermekte ve insan olarak da zulme sessiz kalmamak insanlığımızın bir gereği haline gelmektedir. Ecdadın canı ile savunduğu, Müslüman hakimiyetinde olması için sonsuz çaba sarf ettiği toprakları korumaya yönelik her çalışma Müslüman ve Türk evladının borcudur.

Leave a Reply