Erva Esma GÜLER
Filistin Devleti, tarih boyunca pek çok acıya şahitlik etmiştir. Bu acıların en önemlilerinden biri de, devlet topraklarının bir Yahudi devleti kurulması amacıyla bölünmesidir. Yahudi devleti olan İsrail’in kuruluşuna zemin hazırlayan ve uluslararası hukuk literatüründe Taksim Planı olarak anılan 181 sayılı Birleşmiş Milletler Genel Kurul Kararı, günümüzde hâlâ tartışmaların odağındadır.
Filistin Topraklarının Son Yüz Yılı
Filistin toprakları, 16. yüzyıldan 20. yüzyılın başlarına kadar Osmanlı Devleti egemenliğinde varlığını sürdürmüştür.
19. yüzyıldan itibaren bölgede yoğunlaşan Yahudi göçleri ise meselenin temel dinamiklerini ortaya koyması bakımından önemlidir. Göçler devam ederken, 1918’de gerçekleşen İngiliz işgali Filistin’deki toprak sorunlarının başlangıç noktası olarak kabul edilmektedir.
Manda Altında Filistin
İngiliz işgali sonrası, Milletler Cemiyeti’nin kendi kendini yönetme kapasitesi bulunmayan halklar için uyguladığı manda sistemi Filistin’e de uygulanmıştır.
1922 yılında Milletler Cemiyeti, İngiltere’ye resmi olarak mandater devlet statüsü vermiştir. İngiltere uzun süre bu statü ile Filistin üzerinde hâkimiyet kurmuş; ancak bu süreçte ne manda sisteminin gereklerine uygun bir yönetim tesis etmiş ne de Filistin halkının ihtiyaçlarına cevap verebilmiştir. Bu noktada Balfour Deklarasyonu büyük bir rol oynamaktadır.
2 Kasım 1917’de yayımlanan Balfour Deklarasyonu, Yahudilere Filistin’den toprak verilerek bir devlet kurulacağı yönünde vaatler içermekte; aynı zamanda yerli halk olan Filistinlilerin insani ve dini haklarının korunacağını da “güvence” altına aldığını iddia etmektedir.
Daha sonraki süreçte, manda altındaki Filistin’de yerli halk bu deklarasyon üzerine kurulacak bir parlamento ve hükümeti kabul etmemiştir. Benzer şekilde Yahudiler de İngilizlerin önerdiği siyasi yapılardan memnun kalmamışlardır.
1947 yılına kadar yaşanan süreçte İngiltere çok sayıda isyan ve ayaklanmayı bastırmaya çalışmış; ancak çoğunda başarılı olamamıştır. Zira halk arasında sorun olan Yahudi azınlığı, göçlerin artmasıyla önemli ölçüde büyümüş ve yeni isyanlara kapı aralamıştır.
1923–1929 yılları arasında Yahudi göçü İngiltere’nin koyduğu sınırlamalar sebebiyle azalmış olsa da özellikle İkinci Dünya Savaşı döneminde göçler yeniden artmış ve Yahudi nüfusu ciddi ölçüde yükselmiştir.
Taksim Planına Giden Süreçte Filistin
Bölgede artan gerilim, İngiltere’yi bu kez Milletler Cemiyeti’nin yerine İkinci Dünya Savaşı sonrası kurulan Birleşmiş Milletler’in kapısını çalmaya zorlamıştır. İngiltere, Filistin topraklarının geleceğine ilişkin bir tavsiye kararı talep etmiştir. Bunun üzerine Birleşmiş Milletler, BM Filistin Özel Komitesi (UNSCOP)’nu kurmuştur. On bir üyeden oluşan bu komite zaman zaman Filistin’e giderek incelemelerde bulunmuştur.
Komitenin çalışmaları sonucunda iki farklı plan ortaya çıkmıştır:
- İki uluslu federal devlet planı: Arap ve Yahudi halklarını içeren ortak bir devlet kurulması ve Kudüs’ün ortak başkent olması.
- Çoğunluk planı: Filistin topraklarının ikiye bölünmesi; bir Arap devleti ve bir Yahudi devleti kurulması; Kudüs’ün ise corpus separatum statüsüyle uluslararası bir komisyon tarafından yönetilmesi.
Çoğunluğun benimsediği plan küçük değişikliklerle Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’na sunulmuş ve 29 Kasım 1947’de 33 kabul, 13 ret oyuyla 181 sayılı karar onaylanmıştır.
Bu sürecin şaibeli olduğu yönündeki iddialar da unutulmamalıdır: ABD’nin birçok ülkeye fon vaadinde bulunduğu ya da fonları geri çekmekle tehdit ettiği, literatürde sıkça dile getirilmektedir. Bu baskı uluslararası hukuktaki kuvvet kullanma yasağına aykırılık niteliği taşımaktadır.
Taksim Planına göre, mandater devlet İngiltere 1 Ağustos 1948’e kadar bölgeden çekilecek; Arap ve Yahudi devletleri ise bu çekilmeden sonraki iki ay içinde kurulacaktı. İki devletin ortak para birimi, ortak ekonomi ve ortak göç politikası olması da öngörülmüştü.
Ancak planın en çok eleştirilen yönü, toprak dağılımındaki büyük adaletsizlikti.
O dönem nüfusa göre Filistinliler %68,3, Yahudiler ise %31,7 oranındaydı. Buna rağmen Filistinlilere %42,9, Yahudilere ise %56,4 oranında toprak ayrıldı. Kudüs ise %0,7’lik özel bir bölge olarak konumlandı.
Bu veriler bile, Birleşmiş Milletler’in barışı değil farklı amaçları gözettiği yönündeki eleştirileri güçlendirmektedir.
Self-Determinasyon Hakkı Bağlamında Değerlendirme
Self-determinasyon, yani halkların kendi kaderini tayin hakkı, özellikle 1960 tarihli 1514 sayılı BM Genel Kurulu Kararı ile teamül haline gelmiştir.
Ancak bu hakkın 1947 yılında Filistin halkına uygulanabilirliği tartışmalıdır. 1960 öncesi dönemde self-determinasyonun kapsamı dardı ve nasıl uygulanacağı net değildi.
1967 İsrail işgalinden sonra bu hakkın Filistinlilere uygulanabilir olduğu yönünde görüş birliği artmıştır. Uluslararası Adalet Divanı’nın 2024’te verdiği danışma görüşünde ise self-determinasyon jus cogens, yani emredici norm olarak kabul edilmiş; bu hakkın işgal altında olan Filistin halkına ait olduğu belirtilmiştir.
Bu ara parantezin ardından 181 sayılı karara dönersek:
- Genel Kurul kararları bağlayıcı değildir.
Dolayısıyla kararın uygulanmasının zorunlu olduğu iddia edilemez. Ayrıca Birleşmiş Milletler’in “devlet kurma” görev tanımı da bulunmamaktadır.
Kararın en belirgin sonucu, İsrail devletinin kuruluşuna uluslararası bir meşruiyet sağlamış olmasıdır. Ancak diğer vaatler yerine getirilememiştir.
Günümüzde ise İsrail’in Filistin topraklarındaki uygulamaları işgal boyutunu aşmış, yok etme politikasına dönüşmüştür. Henüz kesinleşmiş bir yargı kararı olmasa da çok sayıda uluslararası hukukçu ve mevcut veriler, İsrail’in soykırım suçu ile tarihe geçeceğini göstermektedir.
Uluslararası Adalet Divanı’nda devam eden soykırım davasında İsrail aleyhine verilen ihtiyati tedbir kararları, Güney Afrika’nın iddialarının ciddiyetini teyit eder niteliktedir.
Filistin Halkıyla Dayanışma Günü
Birleşmiş Milletler, 1977 yılında aldığı 32/40(b) sayılı kararla, 29 Kasım gününü Filistin Halkıyla Uluslararası Dayanışma Günü ilan etmiştir.
Bu kararın ilk bölümünde, İsrail’in 1967’den beri Filistin topraklarını işgal ettiği teyit edilmekte ve bunun derhal sona erdirilmesi gerektiği belirtilmektedir. Ayrıca Filistin halkının devredilemez ulusal haklarını 30 yılı aşkın süredir kullanamadığı açıkça ifade edilmektedir.
Aynı kararla BM Filistin Hakları Özel Birimi kurulmuş ve Filistin Halkıyla Dayanışma Günü’nü organize etme görevi bu komiteye verilmiştir.
Sonuç
29 Kasım’ın hem Taksim Planı’nın kabul edildiği gün olması hem de Filistin Halkıyla Dayanışma Günü olarak ilan edilmesi, Birleşmiş Milletler’in içinde bulunduğu çelişkiyi açıkça göstermektedir.
Bir yandan Filistin halkının yüzyıllar boyunca yaşadığı toprakların büyük bir kısmı, bu topraklarda hak iddia edemeyecek kişilere hukuk dışı yollarla tahsis edilmiştir.
Diğer yandan aynı gün, Filistinlilerle dayanışma günü olarak anılmaktadır. Bu durum başlı başına ironiktir.
Taksim Planı’nın yol açtığı felaketler bugün soykırım suçlamalarına kadar uzanmıştır. Hal böyleyken, “Filistin Halkıyla Dayanışma Günü” çoğu açıdan şekli bir nitelik taşımakta; özündeki amaca ulaşamamış bir gün olarak karşımızda durmaktadır.
Kaynakça
•United Nations General Assembly. (1947). Palestine plan of partition with economic union – General Assembly resolution 181 (II).
•United Nations General Assembly. (1977). Resolution 32/40(b).
•United Nations General Assembly. (1960). Resolution 1514 (XV).
•United Nations International Court of Justice. (2024). Advisory Opinion: Legal Consequences arising from the Policies and Practices of Israel in the Occupied Palestinian Territory.
•Pappé, I. (2025). Filistin – İsrail Meselesinin Kısa Tarihi. Ketebe Yayınları.
•Aral, B. (2019). Bitmeyen İhanet: Emperyalizmin Gölgesinde Filistin Sorunu ve Uluslararası Hukuk. Çıra Yayınları.
•Hayyar, E. (2024). “Kudüs’ün Statüsü ve Egemenlik Sorunu.” In A. K. Kayhan & A. O. Karoğlu (Eds.), Uluslararası Hukukta Filistin Meselesi. Adalet Yayınevi.
•Sezer, S. (2023). “BM Filistin Taksim Planı (1947) Üzerine Yeniden Düşünmek.” Toplumsal Tarih, Aralık 2023.

Leave a Reply