Eda Şener
Yalnızca insanların, hayvanların yani canlıların mı ruhu vardır? Peki ya mekânların, şehirlerin, duvarların, kapıların… Onların şahit olduğu sevinçler, mücadeleler ve zaferler; taşlara, duvarlara, kapılara bir ruh kazandırmaz mı? Hele ki bu taşlar, bu kapılar kutsal bir şehri koruyor ve bir mabede açılıyorsa…
O hâlde ruhun yalnızca nefes alıp verene ait olduğunu söylemek eksik kalır. Kudüs’ün de bir ruhu vardır. Tekbir Dağı, Hz. Ömer’in “Allahu Ekber” nidalarını taşır. Selahaddin Eyyubi’nin zaferi bu şehirde yankılanır. Kudüs, mübarek Mescid-i Aksa ile bereketle yoğrulmuş bir ruhun mekânıdır.
Bu ruhun temelinde hafıza vardır. Kudüs’ü ve Mescid-i Aksa’yı anlamlı kılan yalnızca fiziksel varlığı değil, taşıdığı tarihsel ve manevi birikimdir. Hafıza, somut unsurlarla kurduğu bağ sayesinde kalıcılık kazanır. Bu nedenle Kudüs’ün kutsallığı, hem maddi hem de manevi belleğinin derinliğinden beslenir. Mescid-i Aksa’nın hafızası, Miraç hadisesiyle daha da güçlenir. Rivayete göre Hz. Muhammed (S.A.V), Miraç gecesinde burada peygamberlere imamlık etmiştir. Aynı şekilde Hz. Süleyman’ın mabedin tamamlanmasının ardından yaptığı dua da bu hafızanın bir parçasıdır. Böylece Kudüs, yalnızca bir şehir değil; yaşayan bir hafızanın temsilidir.
Kutsal mekânların giriş kapıları çoğu zaman görkemli bir mimariye sahiptir. Ancak bu kapılar, insan ölçeğine uygun geçiş alanları sunar. Ziyaretçinin eğilerek geçmesini gerektiren bu yapı, sembolik bir anlam taşır: tevazu. Bu mimari anlayış, yalnızca bir geçiş düzenlemesi değil, aynı zamanda manevi bir yolculuğun başlangıcıdır. Mescid-i Aksa’nın kapıları da bu anlayışla inşa edilmiştir.
Estetik ve anlamın iç içe geçtiği bu yapılar, ziyaretçide hem hayranlık hem de derin bir saygı duygusu uyandırır. Bu kapılardan biri de Meğaribe Kapısı’dır.
Meğaribe Kapısı, Mescid-i Aksa’nın batı revaklarının güneyinde yer alır ve “Faslılar Kapısı” olarak da bilinir. 1313 yılında Memlükler döneminde inşa edilen kapının yüksekliği yaklaşık 3,5 metredir. Kapı, Müslümanların Burak Duvarı olarak adlandırdığı, Yahudiler için ise Ağlama Duvarı olarak bilinen alana yakındır.
Müslümanlar için bu bölge, İsra hadisesiyle anlam kazanır. Rivayete göre Hz. Muhammed (S.A.V), Mescid-i Haram’dan Mescid-i Aksa’ya yaptığı gece yolculuğunda bineği Burak’ı bu duvarın avlu tarafına bağlamıştır. Bu nedenle bu alan, Müslümanlar için derin bir manevi değere sahiptir.
Meğaribe Kapısı adını, Selahaddin Eyyubi’nin Kudüs’ün fethinden sonra Fas’tan gelen Müslümanlara bu bölgeyi vakfetmesinden alır. Zamanla burada Meğaribe Mahallesi oluşmuştur. Ancak 1967 yılında bu mahalle işgal güçleri tarafından yıkılmıştır. Amaç, Yahudi toplumu için geniş bir ibadet alanı oluşturmaktı. Bu yıkım yalnızca bir mahallenin ortadan kaldırılması değil; bir vakfın, bir topluluğun hafızasının ve yaşamının silinmesidir. Bu durumdan yalnızca mahalle sakinleri değil, tüm İslam dünyası etkilenmiştir.
1967 sonrası Meğaribe Kapısı’nın denetimi İsrail’in kontrolüne geçmiştir. Günümüzde bu kapı, Mescid-i Aksa’ya yönelik baskınların giriş noktası olarak kullanılmaktadır. İsrail askerlerinin kontrolünde olan kapı, Yahudi ve Hristiyan ziyaretçilere açık tutulurken Müslümanların girişine kapalıdır.
Kudüs’ü ziyaret eden Müslümanlar, bu kapıdan geçememenin hüznünü derinden hisseder. Bu durum yalnızca fiziksel bir engel değil, aynı zamanda kaybedilmiş bir emanetin ağırlığını hatırlatan bir semboldür.
İnsan çoğu zaman sahip olduklarının değerini kaybettikten sonra anlar. Ömür, sağlık, evlat ya da servet… Peki ya ortak değerler? Ortak hafıza? Mescid-i Aksa yalnızca Kudüslülerin mi meselesidir, yoksa tüm ümmetin ortak sorumluluğu mudur?
Kur’an-ı Kerim’de buyrulduğu üzere:
“O gün size verilmiş olan bütün nimetlerden sorguya çekileceksiniz.” (Tekâsür, 8)
Bu sorumluluğun hepimizi kapsadığı açıktır.
Meğaribe Kapısı’ndan özgürce geçilebilen, Mescid-i Aksa’da huzurla bulunulabilen bir günün umuduyla…

Leave a Reply