Seher Nisa Kayan
Sınırların Yanı Başında Bir Ailenin Varolma Hikayesi
Kendi tercihimiz dışında birden içinde varolduğumuz ancak yine de bir o kadar bizim olan, bizden olan bir bağdır aile bağı. Öyle bir bağ ki bu sınır tanımaz, sınır barındırmaz. İçimize doğup, içimizde filizlenir. İçine doğduğu o bağ ile sonrasında yeni bir bağ arar ve bulur insan. Bu sefer tamamen kendi tercihi ile içine varolduğu, içinde var ettiği. Böyle bir döngüde insanoğlunun tüm çabası ise orayı tekrar tekrar yeşertmek, canlı tutmak için olacaktır. İşte “200 Metre” filmi sınır tanımayan aile bağı arasına girmiş 200 metrelik alandaki bir duvarın aşılma çabası olarak başlasa da esasen bir ailenin o duvar ile birlikte varolma direnişini konu almaktadır.
İşgalci İsrail’in Batı Şeria’nın çevresine ördüğü “Ayrım Duvarı” nedeniyle milyonlarca Filistinlinin Kudüs dahil diğer bölgelere geçişine engel olmasını bir aile hikayesi çerçevesinde ele alan bu film, ilk gösterimini Venedik Film Festivalinde yaparak burada BNL Halkın Seçimi Seyirci Ödülü’nü kazanmış ve geniş bir yankı uyandırmayı başarmıştır.
Filistin asıllı Ameen Nayfeh tarafından yazılan ve yönetilen bu film sımsıcak bir yuvada, 2 kız 1 erkek çocuğunu canından çok seven bir babanın (Mustafa) bulunduğu evde başlıyor. Bu sıcak yuvanın dışına çıkıldığı an “Ayrım Duvarı”nın da etkisiyle ailenin adeta bir açık hava hapishanesinde yaşadıkları göze çarpıyor. Mustafa ve ailesi aslında duvarın Filistin tarafında yaşamaktaysa da; çocukların eğitimlerinin devamı ve geçinebilmek için çalışmak zorunda olan anne Salwa’nın işinin diğer tarafta kalması sebebiyle anne ve çocuklar belirli aralıklarla duvarın diğer tarafında yaşamak zorunda kalıyor. Burada eşlerden birinin İsrail’de oturma izni varsa hep birlikte neden o tarafta yaşamadıkları sorusu akıllara gelse de bu sorunun cevabı filmin bir sahnesinde Mustafa’nın “İsrail kimliği istemiyorum!” diyerek haykırmasıyla izleyiciye sunuluyor. Böylelikle her ne kadar aile bireyleri birbirlerinden izler taşısa da nihayetinde herkesin ayrı birer dünya olduğunu görüyoruz. Zira anne Salwa gerekçeleri sebebiyle İsrail tarafında yaşamayı ve oturma izni almayı kabulleniyor iken baba Mustafa oturma izni dahi olsa İsrail’e dair hiçbir şeyi varlığına yanaştırmamayı tercih ederek onurlu bir duruş sergiliyor. Her seçim bir şeylerden vazgeçmeyi de beraberinde getirdiğinden aile dönem dönem ayrı yaşamanın zorluklarına katlanmak zorunda kalıyor.

Aslında sırtındaki rahatsızlıktan dolayı fiziksel güç gerektiren bir işte çalışması yasak olmasına rağmen başka çaresi bulunmayan Mustafa, bu kontrol noktalarından her fırsatta geçerek inşaatta çalışmaya gitmekte ve fırsat buldukça ailesini görmektedir. Böylesi zorlu yaşam şartları içinde kendi dengesini bulan aile, evin tek oğlan çocuğunun hastaneye kaldırılması sonrası 200 metrelik alanda bir varolma sınavı vermek zorunda kalacaktır. Bu sınavın asıl kahramanı ise ailenin babası, Mustafa’dır. Çocuklarına “babasının canı” diye hitap eden Mustafa, korkulu rüyası ile karşılaştığı ilk andan itibaren ailesine kavuşmak için elinden ne gelirse hiç çekinmeden yapacaktır. Öyle ki kontrol noktasından geçiş iznine sahip olan Mustafa’ya o gün geçiş izni verilmemesi sebebiyle Mustafa duvarı geçebilmek için kaçakçılar ile anlaşmak zorunda kalacaktır. İşte Mustafa’nın 200 metrelik bir alanı geçebilmek için kilometrelerce yolculuk yapma hikayesi böylelikle başlamış oluyor.
Bu zorlu yolculukta Mustafa’ya eşlik eden birkaç kişiden öne çıkan iki karakter vardır: çalışmak için bir yer bulma umuduyla yola çıkan henüz gencecik olan Rami ve aslında dünyanın diğer yüzünü temsil eden Alman film yapımcısı Anne. Dünyanın bir diğer yüzü; riyakar, yapılan zulmü adeta bir film izliyor edasıyla takip eden, hakikatin içine dimdik bakma cesareti gösterdiği ilk anda savaşın o soğuk tarafını görüp dehşete kapılan, ses çıkarmazsa kendisine hiçbir zaman sıranın gelmeyeceği düşüncesine kapılan ve işte tam da bu sebeple yaşamlarının en büyük yanılgısına düşen taraf. Mustafa’nın ölüm kalım savaşı verdiği o yolculukta Anne, Filistinlilerin sonsuz bir direnişle var etmeye çalıştıkları yaşamlarını kayıt altına alarak filmine malzeme toplama çabası içerisindedir. Böylelikle bizzat senarist tarafından seyirci, Anne ve kamerasından rahatsızlık duymaya adeta itiliyor. Yaşamların arasındaki bu rahatsızlık verici zıtlık, yolculuğun devamında Anne’nin aslında duvarın ötesine geçme isteğinin basit bir çekim amacı ile olmadığının anlaşılması ve en başta ekran gerisinden rahatlıkla izlediği yaşamın tam ortasına düşmesiyle anında bitiverecektir. Bu sayede hem yaşadığı dehşet verici tecrübeyi bir süre atlatamayan Anne Mustafa’yı daha çok anlamaya başlayacak hem de Mustafa başlangıçta rahatsızlık duyduğu bu kıza babacan bir tavır ve olgunlukla yaklaşacaktır.
Rami ise belki de bu yolculuk boyunca en çok yüreğimizi burkan ikinci bir karakterdir. Öyle ki kaçak yolla duvarı aşmaları için yaptıkları ilk plan suya düşünce geriye en sağlam plan olan Rami’nin bildiği yerden duvarı tırmanarak geçmek seçeneği kaldığından Mustafa, artık çok korkup yalnızca eve dönmek isteyen Rami’ye onun için duvarın karşı tarafında iş bulduğu yalanını söylemek zorunda kalacaktır. Esasen Mustafa, duvarı aştıktan sonra Rami için bir şekilde iş ve kalacak yer bulma ümidine sarılarak bu zorlu yolculuğa Rami’yi beraberinde sürükleme riskini göze almıştır. Ancak yine Mustafa’nın korktuğu şey olacak, ikinci planda da işler yolunda gitmeyecek ve Rami ağır şekilde yaralanacaktır. O an Mustafa’nın gözlerinde kendi oğluna kavuşmak için başkasının oğlunun yaralanmasına sebebiyet vermenin utancı, bu düzene olan öfkesi ve tüm yorgunluğu görülebilecektir. Tüm bu bedelleri ödemiş şekilde nihayetinde ailesine kavuşan Mustafa’yı görmek izleyiciye bir anlık ferahlık sağlasa da; bu anlık rahatlığın arka planındaki gerçek filmin bir sahnesinde Mustafa’nın ağzından şöyle dökülecektir: “Ben bu rezilliği her gün yaşıyorum.”

Bizlerin 1.5 saatlik film süresinde yalnızca kurgu olduğunu bilmemize rağmen hissettiğimiz o sıkışmışlığı ve acıyı Filistinlilerin her an yaşadıklarını tahayyül etmek dahi mümkün değilken, payına düşeni bulmak için arayışta olmak insani vazifesidir herkesin. “Elinden geldiğince ve kendince” düsturuyla yola koyulan herkes payına düşeni elbet bulacaktır. Ne de olsa biliyoruz ki bulanlar arayanlardır. Yönetmen senarist Ameen Nayfeh de yola çıkarak Filistin-İsrail meselesine kendince dikkat çekmeye çalışanlardandır. Bu çabası ve etkili seçimleri sayesinde farklı farklı festivallerden birçok ödül alarak başarı elde etmiştir. Şöyle ki; İsrailli oyuncu Ali Suleiman’ın (Mustafa) muhteşem oyunculuğunun yanında kısa film havası veren çekim yönteminin benimsenişi ve tam yerinde kullanılan filmin tılsımı olan Faraj Suleiman tarafından bestelenen “Finale” şarkısı filme dair öne çıkan detaylardan bazıları. Her şeyin adeta her an yıkılacakmış gibi göründüğü Filistin’i konu alan filmin kusursuz bir çekim yöntemiyle çekilmesinin istenilen etkiyi doğurmayacağını bilen yönetmen Ameen Nayfeh, başarılı bir seçim yaparak ilk uzun metrajlı “200 Metre” filmi ile sektöre güçlü bir giriş yapmıştır.
Sinematik açıdan zengin bir film olmasının yanı sıra film içine hikayenin kimliği diyebileceğimiz bir sahne de konumlandırmayı başarmıştır yönetmen Ameen Nayfeh. Harekette hayat vardır sözünün adeta metaforlaşmış bir hali olan; duvarın iki tarafına dağılmış olan ailenin her gece ışıklarını kapatıp açarak bir diğerine varlık göstermeleri, adeta “ben buradayım, senin yanındayım” diyişi filmin en akılda kalıcı sahnesi olarak öne çıkıyor. Işıklar yanıp sönerken bir ailenin fiziken ayrı da olsa manen bir arada oluşuna buruk bir sevinç ile şahitlik ediyoruz. Böylelikle bir babanın direnişinin aileyi ayakta tutmaya yeter bir güç olduğunu gösteren o son sahne ile çocuklarına “babasının canı” diyen Mustafa’nın sesleri her izleyicinin aklında bir süre kalacak, içini ısıtacaktır.

Leave a Reply