Kudüs’ü Fethedenle Kudüs’ü Koruyan: Aynı İsmin Taşıdığı Bir Miras | KÖŞETAŞI

Kudüs’ü Fethedenle Kudüs’ü Koruyan: Aynı İsmin Taşıdığı Bir Miras | KÖŞETAŞI

Büşra Akça 

Tarih sayfalarını biraz karıştırıldığında, kimi isimlerin yalnızca bir tercih değil, bir anlam sürekliliği taşıdığı görülür. Hayatın tesadüflerden çok tevafuklara yer verdiğinin idraki bazı figürlerde daha belirgin hale gelir. Hamas’ın askeri kanadı İzzettin El Kassam Tugayları sözcüsü olarak tanınan Ebu Ubeyde de bu isimlerden biridir. Asıl adı Huzeyfe Abdullah El Kahlut olan Ebu Ubeyde’nin neden bu mahlası tercih ettiği sorusu, yalnızca kişisel bir tercih değil, tarihsel ve sembolik bir bağlamı da içinde barındırır. 

1984 yılında Gazze Şeridi’nin kuzeyindeki Cibaliye Mülteci Kampı’nda dünyaya gelen Ebu Ubeyde, eğitim hayatını UNRWA’ya bağlı okullarda sürdürdü. Yükseköğrenimini ise Gazze İslam Üniversitesi’nde Kur’anı-Kerim tefsiri alanında tamamladı. 2000 yılında patlak veren İkinci İntifada, onun hayatında belirleyici bir kırılma noktası oldu. Bu süreçle birlikte Hamas ve İzzeddin el-Kassam Tugayları saflarında yer almaya başladı.  

 Kamuoyu, Ebu Ubeyde’yi ilk kez 2004 yılında, İsrail ordusunun Gazze’ye yönelik “Öfke Günleri” operasyonu sırasında düzenlenen basın toplantısında tanıdı. On yedi gün süren bu saldırılar esnasında kameraların karşısına geçerek Hamas’ın medya yüzü ve basın sözcüsü olarak konuştu. Güvenlik gerekçesiyle yalnızca gözleri görünen bu figür, kısa sürede Gazze direnişinin en tanınan seslerinden biri haline geldi. Hakkında sınırlı bilgi bulunmasına rağmen, Gazze’nin tarihsel gerçekliği onun hayatına dair güçlü ipuçları sunmaktadır. 

Ebu Ubeyde’yi ve temsil ettiği direniş çizgisini anlayabilmek için, 7 Ekim öncesi Gazze’nin içinde bulunduğu koşullara yakından bakmak gerekir. Gazze halkı 1994 yılından bu yana Kudüs’e erişimden tamamen mahrum bırakılmıştır. Şehre giriş ve çıkışlar yasaklanmış, ziyaret imkânı ortadan kaldırılmıştır. Bu durum göz önüne alındığında, Ebu Ubeyde’nin Kudüs’ü ancak çocukluk yıllarında görebilmiş olması kuvvetle muhtemeldir. Gazze; kara, hava ve denizden tam kuşatma altına alınmış, dış dünya ile bağlantısı büyük ölçüde koparılmıştır. Sadece öğrenciler ve sınırlı sayıda uluslararası ticaretle uğraşan kişiler geçiş izni alabilmiş, bu süreçler dahi uzun beklemeler, keyfî uygulamalar ve mal varlığına el koymalarla yürütülmüştür. Abluka koşulları yalnızca hareket özgürlüğüyle sınırlı kalmamış; su, elektrik ve temel gıda maddeleri de İsrail’in denetimi altında tutulmuştur. Temel yaşam ihtiyaçları dahi dış denetime tâbi tutulmuştur. Hamas’ın bölgede tek yönetici aktör hâline gelmesiyle birlikte bu kısıtlamalar daha da ağırlaşmış, Gazze halkı kolektif bir cezalandırma rejimi altında yaşamaya zorlanmıştır. 

Bahçelerinin sulanmasına izin verilmediği gibi, deniz suyunun arıtılmasına da müsaade edilmiyordu. Musluklardan çoğu zaman tuzlu ya da kanalizasyonla karışmış kirli sular akmaktadır. Bu şartlar, özellikle böbrek ve mide hastalıklarının yaygınlaşmasına neden olmaktadır; son yıllarda ise kanser vakalarında ciddi bir artış gözlemlenmişti. Gazze’de temel yaşam kaynakları, özellikle su ve elektrik, siyasi baskı aracı olarak kullanılmış; bu durum sağlık ve eğitim başta olmak üzere toplumsal hayatın tüm alanlarını doğrudan etkilemiştir.” 

Tüm bu tablo, Hamas’a diz çöktürmek; halkı psikolojik olarak yıpratmak, manipüle etmek ve nihayetinde göçe zorlamak amacıyla İsrail tarafından sistematik biçimde uygulanan “7 Ekim” öncesi sosyal hayatın bir özetiydi. Ancak Gazzeliler, bu yıldırma politikalarına karşı her zaman bir “B planı” üretmeyi başarmışlardı.  

Bu yönüyle Gazze, yalnızca direnen bir coğrafya değil; baskı altında dahi çözüm üreten, icat eden bir topluma dönüşmüştü. İsrail’in onursuzlaştırma politikalarına karşı Gazzelilerin elindeki en güçlü silah ise her zaman eğitim oldu. Nüfusun büyük çoğunluğu eğitimliydi. Gazze halkının yaklaşık yüzde altmış beşi mülteci kamplarında yaşamaktaydı; bu da altı yüz bine yakın bir nüfusa karşılık geliyordu. Hamas’ın toplumsal tabanının önemli bir kısmı da bu kamplarda şekillenmişti. Çünkü mülteci kampları yalnızca yoksulluğun değil, aynı zamanda hafızanın ve direniş bilincinin diri tutulduğu mekânlardı. 

Gazzeliler, neden hâlâ ayakta durduklarını ve tüm bu kuşatmaya nasıl dayanabildiklerini şu sözlerle ifade ediyorlardı: 

“Biz hiç görmediğimiz Kudüs için, gidemediğimiz Filistin şehirlerinin özgürlüğü için savaşıyoruz. Hayatın tadı, ümmetin meselesi için yaşamak değil midir?” 

Bu cümle, özellikle genç kuşağın ruh dünyasını anlamak açısından güçlü bir anlam taşımaktadır. Hayalleri, umutları ve sevinçleri ellerinden alınmış olsa da, Kudüs merkezli davaları karşısında her şeylerini feda etmeye hazır olduklarını açıkça ortaya koymaktadır 

      Tüm bu yaşananlar, Ebu Ubeyde’nin hayatına dair ayrıntıları ve davasına bakış açısını; yani taşıdığı dava şuurunu daha net biçimde ortaya koymaktadır. Onun mücadelesi, yalnızca güncel bir direniş pratiği değil, tarihsel bir bilincin bugüne taşınmış hâlidir. Bu noktada şu soru anlam kazanmaktadır: Ebu Ubeyde —yani asıl adıyla Huzeyfe Abdullah el-Kahlut— ile Peygamber Efendimiz’in (sav) hayattayken cennetle müjdelediği sahabelerden Ebû Ubeyde bin Cerrah arasında nasıl bir benzerlik vardır? Bu benzerliği anlamak için şu cümleyle başlamak yerinde olacaktır: 

“Öyle nesiller yetiştirin ki Kudüs’ü fethedenle Kudüs’ü yetiştiren arasında fark olmasın.” 

Kudüs’ü İslam tarihinde ilk fetheden başkomutan, sahabe efendilerimizden Ebû Ubeyde bin Cerrah’tır. Kudüs’te İslam hâkimiyeti, 638 yılında Hz. Ömer’in (ra), şehrin anahtarını bizzat Patrik Sophronius’tan teslim almasıyla başlamıştır. Ancak bu teslimiyetin zemini, Ebû Ubeyde bin Cerrah komutasındaki İslam ordularının kuşatmasıyla hazırlanmıştır. Kudüs halkı, şehri yalnızca halifeye teslim etmek istediklerini bildirince, Ebû Ubeyde bu talebi Hz. Ömer’e ulaştırmış; bunun üzerine halife Medine’den Kudüs’e gelmiştir. 

Tarihte Kudüs’ü fetheden komutan ile bugün Kudüs’ü koruma bilinciyle anılan bir ismin aynı adı taşıması, elbette sıradan bir tesadüf olarak okunamaz. İki şahsiyetin hayatına dikkatle bakıldığında, aralarındaki benzerliklerin dikkat çekici boyutta olduğu görülür. Her ikisi de karşılaştıkları tüm zorluklar karşısında İslam’ın safında durmuş, mücadelelerini dünyevî kazançlar için değil, Allah’ın rızasını gözeterek sürdürmüştür. Kutlu sahabe Ebû Ubeyde bin Cerrah’ın hayatına mercek tuttuğumuzda, cahiliye döneminde okuma yazma bilen sayılı kişilerden biri olduğunu görürüz. Bu özelliği sebebiyle Mekke toplumunda saygın bir yere sahipti. İlk Müslümanlar arasında yer almış; maruz kaldığı işkenceler nedeniyle Habeşistan’a hicret etmek zorunda kalmıştır. Peygamber Efendimiz ile birlikte katıldığı tüm savaşlarda cesaretle yer almış; sancaktarlık görevi Hz. Hamza ile birlikte kendisine verilmiştir. 

Hayatının büyük bölümü seferlerle geçtiği için yalnızca on beş hadis rivayet edebilmiştir. Kur’an-ı Kerim’i ezberlemiş, at binme, ok atma, kılıç kullanma ve ticaret konularında da maharet sahibi olmuştur. Medine döneminde İslam’ın yayılması sürecinde hem askerî hem de idari sorumluluklar üstlenmiştir. Uhud Gazvesi’nde Hz. Peygamber’in mübarek yüzüne saplanan miğfer parçalarını dişleriyle çıkarırken ön iki dişini kaybetmiş ve hayatının geri kalanını bu hâl üzere tamamlamıştır. 

Resûlullah (sav) onu şu sözlerle övmüştür: 

“Ebû Ubeyde ne güzel bir insandır.” (Tirmizî, Menâkıb, 32) “Her ümmetin bir emini vardır. Bu ümmetin emini de Ebû Ubeyde’dir.” (Buhârî, Fedâilü Ashâbi’n-Nebî, 21) 

Hz. Âişe’nin, “Resûlullah’ın Ebû Bekir ve Ömer’den sonra en çok sevdiği kişi Ebû Ubeyde’dir,” sözü de onun İslam tarihindeki müstesna konumunu ortaya koymaktadır. 

Ebû Ubeyde bin Cerrah, Hudeybiye Antlaşması’nda şahit olarak yer almış, Mekke’nin fethinde Peygamber Efendimiz’in önünde şehre girmiştir. Uhud Savaşı’nda İslam ordusu dağıldığında dahi Peygamberimizin yanından ayrılmayan on dört kişiden biri olmuştur. 

Veba salgını sırasında Kudüs valisi olarak görev yapan Ebû Ubeyde’yi korumak isteyen Hz. Ömer, onu Medine’ye çağırmak istemiştir. Ancak bunu açıkça ifade edemediği için mektubunda, “Önemli meseleleri istişare etmek istiyorum,” demekle yetinmiştir. Ebû Ubeyde bin Cerrah’ın cevabı ise son derece kısadır: “Ya Ömer, Allah’ın kaderinden kaçılmaz.” 

Kısa bir süre sonra veba salgınından vefat etmiş ve Kudüs yakınlarındaki Amta köyüne defnedilmiştir. Kudüs’ü fetheden ile Kudüs’ü koruma bilinciyle anılan iki isim arasında kurulan bu tarihsel bağ, tesadüften çok bir mirasın sürekliliğini hatırlatmaktadır. Her ikisinin de hafız olması, İslam davasında daima ön safta yer almaları ve hayatlarının son anına kadar bu sorumluluğu taşımaları, tarihin kutlu şahsiyetler üzerinden nasıl tekerrür ettiğini göstermektedir. Bu nedenle Huzeyfe Abdullah el-Kahlut’un “Ebu Ubeyde” mahlasını bilinçli bir tercih olarak kullandığı ve Kudüs merkezli bir sorumluluğu sembolik olarak devraldığı anlaşılmaktadır. 

7 Ekim 2023’te başlayan Aksa Tufanı operasyonunu dünyaya duyuran Ebu Ubeyde, kararlı ve ölçülü açıklamalarıyla Filistin halkının sesini küresel ölçekte görünür kılmıştır. Defalarca ailesi ve evi hedef alınmasına rağmen söyleminden ve duruşundan geri adım atmaması, onu çağdaş Filistin direnişinin sembolik figürlerinden biri hâline getirmiştir. 

Onun hikâyesi, Kudüs’ü yalnızca bir şehir değil; bir emanet, bir ahlaki sorumluluk ve nesilden nesile devredilen bir dava olarak görenlerin hikâyesidir. 

Leave a Reply

Your email address will not be published.