Kudüslü Kadınların Sessiz Direnişi: Mescid-i Aksa’nın Müdafileri | KÖŞE TAŞI

Kudüslü Kadınların Sessiz Direnişi: Mescid-i Aksa’nın Müdafileri | KÖŞE TAŞI

Kübra Karagöz

Kudüs’ü anlamaya çalışmak, insanın kendi kalbinin en kuytu, en savunmasız köşelerine doğru çıktığı uzun ve meşakkatli bir yolculuğa benzer. Bu şehirde taş, yalnızca üst üste dizilmiş bir yapı malzemesi değildir; her biri binlerce yıllık duaların, gözyaşlarının, yarım kalmış niyetlerin ve ertelenmiş umutların izini taşıyan canlı bir hafızadır. Kudüs’te taş konuşur, duvar şahitlik eder; kapılar ise insanın yüzüne değil, niyetine bakar. 

Sabahın ilk ışıkları Zeytin Dağı’nın üzerinden süzülüp Kubbetü’s-Sahra’nın altın kubbesine değdiğinde şehir yalnızca yeni bir güne uyanmaz; aynı zamanda yüzyıllardır kesintisiz süren kadim nöbetine yeniden başlar. 

Bu nöbetin en vakur, en sarsılmaz ve belki de en az görünür kahramanları, Mescid-i Aksa’nın avlularında bir zeytin ağacı gibi kök salan kadınlardır. Onlar tarihin dipnotlarında kalmış figürler değil; tarihin sessizce ayakta duran omurgasıdır. Kudüs’te direniş çoğu zaman erkek yüzleri, sloganlar ve çatışma görüntüleri üzerinden anlatılır. Oysa bu anlatının merkezinde, kameraların çoğu zaman göremediği başka bir hakikat vardır: Kudüslü kadınların gündelik, sabırlı ve kesintisiz direnişi. 

Bu direniş, dünyanın alışık olduğu gürültülü meydan okumalarla açıklanamaz. Kudüslü kadınlar bağırmaz; çünkü bazı hakikatlerin fısıltıyla daha derin yankı bulduğunu bilirler. Onların direnişi, “Buradayım.” demenin en sade ama en güçlü hâlidir. Sessizliğin bazen en yüksek çığlığa dönüşebileceğini ve insanın yalnızca varlığıyla bile bir mekânın hafızasını koruyabileceğini her gün yeniden gösterirler. 

Mescid-i Aksa’nın geniş avlusunda bir sütunun gölgesine sığınarak Kur’an-ı Kerim okuyan bir kadını yalnızca ibadet eden biri olarak görmek, büyük resmi eksik bırakır. O kadın sadece dua etmiyordur; bedeniyle, bakışıyla, duruşuyla ve orada bulunma ısrarıyla aidiyetini ilan etmektedir. Karşısında tüm ağırlığıyla duran işgal gerçeğine rağmen elindeki tesbihi sükûnetin ve kararlılığın sembolü gibi taşıyan bu kadınlar, “murabıt” kavramına derin bir anlam kazandırmıştır. Onlar için murabıtlık geçici bir rol ya da politik bir kimlik değil; hayatın bizzat kendisidir. 

Evinde yemeğini pişiren, çocuğunun saçını tarayan, pazar filesini koluna takıp alışverişe çıkan sıradan kadınlar, Aksa’nın kapısından içeri girdikleri anda başka bir sorumluluğun parçası olurlar. Bu dönüşüm ne bir talimatın ne de bir zorlamanın sonucudur. Bu; toprağa duyulan sevginin, kutsala hissedilen sadakatin doğal bir tezahürüdür. Çünkü bazı kadınlar için vatan, haritada çizilmiş sınırlar değil; alnın secdeye değdiği, duanın göğe yükseldiği yerdir. 

Mescid-i Aksa’nın taşları arasında dolaşırken postalların sert ve metalik sesiyle kadınların entarilerinin rüzgârda çıkardığı hafif hışırtı yan yana gelir. Bu, aslında iki farklı dünyanın sesidir. Bir yanda gücünü silahlardan, bariyerlerden ve korkudan alan bir düzen; diğer yanda ise gücünü haklılığından, sabrından ve köklerinden alan sessiz bir dirayet… 

Aksa’nın revakları altında dikiş diken, birbirine hurma ikram eden, torunlarına peygamberler tarihini anlatan bu kadınlar, korku ve yalnızlık atmosferini her gün sessizce dağıtır. Onlar güldüğünde hayat yeniden filizlenir. Sofralarını paylaştıklarında kuşatma duygusu anlamını yitirir. Çünkü bilirler ki bir mekânı vatan yapan yalnızca taşları değil; korkusuzca kurulan sofralar, sürdürülen sohbetler ve hayatın kesintisiz akışıdır. 

Kudüs’te zaman başka türlü akar. Öğle sıcağında elindeki yelpazesiyle serinlemeye çalışan yaşlı bir kadının bakışlarında, geçmişin nice hatırası ve nesilden nesile aktarılan bir sabır birikir. Bu kadınlar yalnızca bugünü değil; geçmişten devraldıkları emaneti geleceğe ulaştırma sorumluluğunu da omuzlarında taşırlar. 

Aksa’ya girişlerin kısıtlandığı günlerde kapıların önünde kaldırım taşlarına serilen bir seccadede kılınan namaz, direnişin en sade ama en etkileyici sembollerinden birine dönüşür. O seccade, fiziksel sınırların ötesinde, inanç ve kararlılıkla çizilmiş görünmez bir hattı temsil eder. Çünkü bazen en güçlü sınırlar, insanın alnını secdeye koyduğu yerde başlar. 

Bu sessiz direnişin en büyük gücü, sürekliliğidir. Bu; bir gün, bir ay ya da bir yıl süren geçici bir tepki değil, ömür boyu taşınan bir adanmışlıktır. Modern dünya direnişi çoğu zaman büyük manşetler ve görünür eylemler üzerinden değerlendirirken, Kudüslü kadınlar sebatın ne demek olduğunu her gün yeniden gösterirler. Onlar için zafer, akşam evlerine dönebilmeleri ve ertesi sabah aynı kararlılıkla yeniden Aksa’ya gelebilmeleridir. 

Yüzlerindeki çizgiler yalnızca yaşın değil; sabrın, bekleyişin ve vazgeçmeyen duaların izlerini taşır. Sessizlikleri geri çekiliş değil, vakur bir duruştur. Konuşmadıklarında bile duruşları çok şey anlatır. Bazen yaşlı bir kadının korkusuz bakışı, en yüksek seslerden daha güçlü bir mesaj verebilir. 

 Bu güç ne parayla satın alınabilir ne de zor kullanılarak ortadan kaldırılabilir. Bu güç; toprağın hatırasıyla, kutsiyetiyle ve aidiyet duygusuyla yoğrulmuş bir ruhtan beslenir. Kudüslü kadınlar yalnızca Mescid-i Aksa’nın taşlarını değil, o taşların temsil ettiği insanlık onurunu, hafızayı ve umudu da muhafaza etmektedir. 

Bu direniş bize evrensel bir hakikati hatırlatır: Bir yeri gerçekten savunmak, onun yanında kalma cesaretini gösterebilmektir. Şartlar ne kadar ağırlaşırsa ağırlaşsın, kuşatma ne kadar daralırsa daralsın, bir insan “Ben buradayım.” diyebildiği sürece o yerin hafızası yaşamaya devam eder. 

Ve belki de Nuri Pakdil’in işaret ettiği gibi: “Kudüs bir şehir değil; bir bilinçtir, bir ahlaktır, bir tavırdır.” 

Bugün o tavır, Mescid-i Aksa’nın avlusunda sessizce yürüyen kadınların omuzlarında yükselmektedir. Kudüs’ün kalbi onların göğsünde atmaya devam ettikçe, Mescid-i Aksa da gökyüzüne başını eğmeden bakmayı sürdürecektir. Çünkü bazı şehirler fethedilmez; bazı şehirler ancak sevilerek korunur. 

Leave a Reply

Your email address will not be published.